Bilgisayar mühendisliği öğrencileri benim gördüğüm kadarıyla gerek piyasada kendine yer edinmek gerekse artık tek başına bir şeyler üretmekten sıkıldığı için ortalama 3. sınıfın başında veya 2. döneminde çalışmaya başlıyorlar.
Ben 2. sınıfın başından itibaren iş aramaya başladım ama ancak yılın bitimine 2 ay kala iş bulabildim, biraz tesadüf oldu, ve çok şanslı sayılabileceğim bir şekilde beni çok zorlamayan bi işe girdim ama gelin görün ki bu iş tam zamanlıydı ve 2. sınıfın son 2 ayında okula sadece haftada bir gün gittim. Pazartesi-Cumartesi saat 8:00-16:00 şeklinde çalışıyoruz.
Okul:
Öncelikle durumu okul tarafından inceliyorum
Son iki ay (=vize sonrası) okula hiç gitmeyince aldığım yedi dersin 5 tanesi kesin kalacak gözüyle bakıyordum. geçmeyi düşündüğüm iki dersten biri java (Nesneye Yönelik Programlama) idi diğeri de c (Programming Languages 2)
Ama neyse ki dönemi çok yara almadan kapattım, son durumu belirtmek istemiyorum ama dönem uzatmayacak bir ortalama yaptım.
Öğrenci:
Öğrenci olarak inceleme
Ben öğrencilik hayatımda projeler üretmek, yarışmalara katılmak ve kendimi olabildiği kadar (sadece teknik olarak değil, aynı zamanda sosyal yönden de) geliştirmeyi planlıyordum daha lisedeyken. Üniversiteye geldiğim ilk yıl sosyal bakımdan iyiydim ama teknik olarak neredeyse 0 “sıfır” gelişme kaydettim çünkü bilgisayarım yoktu. İkinci yıl ise işe girmeden önce büyük gelişmelere imza attım. Çalışmalar güzel gidiyordu, en son Eskişehir’de 3.sü yapılan BİLMÖK‘e (Bilgisayar Mühendisliği Öğrencileri Kongresi) katıldım ve İstanbul’a döndükten birkaç gün sonra şimdi çalıştığım işe girdim. O günden beri birinci sınıftaki halime geri döndüğümü söyleyebilirim. Proje yok, çalışma yok, sosyal hayat yok (birinci sınıfta en azından biraz sosyalliğim vardı). Evet; öğrenci iken yapmak istediğim hiçbir şeyi çalıştığım süre boyunca yapamadım (cümle yanlış anlaşılmasın, hala çalışıyorum
).
İnsan:
İnsan olarak inceleme.. Bir de özel bir bakış açısına inmeden sadece insan olarak bakalım.
Avcılar’da yurtta sabah 6′da uyanıp ufak bir hazırlıktan sonra kahvaltı yapmadan tıklım tıklım otobüse binerek yaklaşık bir buçuk saatte Mecidiyeköy’e varıyorum. İştahım varsa (reklam olmasın
) bir simitçiden 1-2 tane simit alıp işyerine gidiyorum. İşyerine giriyorum. Bilgisayarımı açıyorum ve her gün rutin olarak yapmam gereken işin sabah ayağını yapıyorum bu arada saat 9:15. Sonra o gün yapmam gereken işleri listeliyorum ve yapmaya başlıyorum ama dikkat edildiyse simit yemek için zaman ayırmadım çünkü o rutin işi yaparken bir yandan simidimi yiyordum. Saat 9:30 civarı ve iş arkadaşım geliyor. “Günaydın” diyerek günün en sosyal kısmını geride bırakıyorum ve işe devam ediyorum. Saat 14:00 gibi biraz biraz acıkıyoruz ve yemek istiyoruz, yemeğimizi yerken bir yandan yapılması kolay işleri yapıyoruz. Sonra saat 18:00… İşten çıktıktan sonraki kısmını yazmaya gerek yok ama uyuduğum saatin 2:00 civarı olduğunu yazsam yeterli olacak. Bu durumda kısa bir anlatmam gerekirse, yorgunluk seviyesi %100.
Durumun bir özetini yapmam gerekirse : “Öğrenciyken çalışılacaksa part-time çalışılmalı.”
Yorumu biraz daha açarsak; açıkçası ben bu işe bir şeyler görmek, tecrübelerimi artırmak amacıyla girdim. Bir takım tecrübeler kazandım ama teknik olarak bir gelişme yaşamadığımı daha önce belirttim. Benim için en büyük tecrübe tam zamanlı çalışmanın neye benzediğini bizzat görmek oldu ve buna hazır olmadığımı da görmüş oldum.
Biraz da dertten dolayı bu yazı bu kadar uzadı… Bir dahaki sefer dertlerimi katmamaya çalışırım
İlgili yazılar:
yazıları imrenerek okuyorum. gerçekten çok güzel olmuş eline sağlık.
Teşekkürler. Yazdıklarım arada işe de yarıyorsa, ne mutlu bana.